Belçikalı ressam Rene Magritte’in ‘The Memory’ adlı eserinden bir kesit

Diyelim ki öldük!

Gideceğimiz yer neresi bilmiyorum, ama öncesinde zihnimizde her ne varsa silinecek. Diyelim… Tek bir hatıra hariç. Onu sonsuza kadar saklayabileceğiz. Muhtemelen, olduğu gibi değil de, hatırladığımız şekliyle. O zaman sorayım; hangi hatıramız saklanmaya değecek kadar anlamlı ve biricik?

Bu soru, Fransız besteci Erik Satie’nin hayatına dair ayrıntıları, kurgu ögeleriyle harmanlayarak anlatan ‘Kadife Bey’ romanına denk geldiğimden beri, zihnimi meşgul ediyor. Yazarı Richard Skinner, romanını, Japon sinemacı Hirokazu Kore-eda’nın ‘Wandafuru Raifu’ filminden ‘fazlasıyla’ esinlenerek kurguladığını, özellikle belirtmiş.

Bu nedenle Satie’ye yönelik bilgileri hızlıca okuduktan sonra, romanı bir kenara bırakıp, Kore-eda’nın hayli ilginç olduğunu tahmin ettiğim filmine geçmekte, tereddüt etmedim. 

Gri mavi

Wandafuru Raifu, harika bir hayat demek. Dilimize ‘Yaşamdan Sonra’ olarak çevrilen 1998 yapımı fantastik film, öldükten sonra, sonsuzluğa götürmek istedikleri bir anıyı seçmeleri istenen 22 ruhun, şaşırtıcı ve etkileyici öykülerini anlatıyor. Araf olarak adlandırabileceğim, gri mavi bir bekleme istasyonuna geliyor ruhlar. Seçtikleri anıların filme alınmasını takiben, öteki dünyaya geçiveriyorlar. İstasyonun yeni ziyaretçilerine yer açmak üzere.

Ziyaretçilerin anılarını seçmelerine yardımcı olan ve bunları, sinemanın görsel hilelerine başvurarak çeken görevliler de, birer ölü ruh aslında. Onların Araf’da kalmışlıklarının nedeni, kendi biricik anılarını seçememiş olmaları. Başka bir ayrıcalıkları yok. Ya da talihsizlikleri…

Bu görevlilerden biri de, 1945 yılında savaşta ölen ve halen 22’sinde görünen Mochizuki. Onu, yeni ziyaretçilerden biri olan Watanabe’ye yardım etmeye çabalarken görüyor ve neden sonra, aynı yaşlardaki bu iki adamın hikayesinin kesiştiğini anlıyoruz. Nerede mi? Bir kadında…

Meşgul bir yaşamın yavanlığı*

Mochizuki, değerli bulduğu bir anıyı hafızasından çekip çıkarmakta zorlanan Watanabe’nin önüne, 72 yıllık yaşamının kaydını koyuyor. Kasetlerde göreceklerinin, hafızasında kalanlardan farklı olacağını ona hatırlatarak. Zira insanoğlu, yaşadığını değiştirerek kaydediyor. Hatta sonrasında bile, oynuyor anılarıyla…

Her sene için eline yeni bir kaset alan Watanabe, hayatının filmini seyrederken, daha önce farkında olmadığı bir durumun ayırımına varıyor. Şaşkınlık içerisinde… Zira bugüne kadar, meşgul ve başarılı bir yaşamı olduğuna inanmıştı, oysa artık bundan emin olamıyor. Hayatındaki her şey, şimdi vasat görünüyor gözüne. O an için, evliliği bile…

Kasetlerde karısı Kyoko da var elbet. Kyoko’nun, kocasını seven bir eş ve ona gerçek bir dost olduğunu görebiliyoruz. İkinci Dünya Savaşında yitip giden ilk nişanlısının mezarını, her yıl ziyaret ettiğini ise, Watanabe’nin ağzından öğreniyoruz. Bu, Mochizuki için önemli bir dönüm noktası. Başkalarının hayatına kattığımız anlamın, kendimizinkini anlamlı kılmaya yetebileceğini, görmeye başladığı yer…

Sahici ve samimi

Ziyaretçilerin her biri, farklı ruh hallerinde gezdiriyor seyirciyi. Uzun zamandır gerçekle bağlantısını yitirmiş olan Nishimura San’ın, kiraz çiçeklerinin açışını çocuksu bekleyişi, yüzümüzü gülümseten cinsten. ‘Benim sadece kötü anılarım var. Eğer bunların hepsi silinecekse, o zaman cennete gelmiş olmalıyım’ diyen orta yaşlı adamın, yüklerinden bedeli ağır kurtuluşu ise, iç burkucu.

Nasıl olsa bunların hepsi kurgu deyip geçmek de, mümkün değil. Zira 22 ruhun 13’ünü canlandıranlar, halkın içinden seçilmişler. Anıları da, senaryonun bir parçası değil, oyuncuların kendilerine ait. Kore-eda, onları serbestçe konuşmalarına izin vererek, doğal halleriyle kaydetmiş. Aktör ve aktrisler içinde dahi, metne bağlı kalmayanlar olduğu, yine Kore-eda’nın beyanı. Bana göre filme sıcak dokusunu veren, işte bu sahicilik ve samimiyet.

Kısacık ve keskin

Filmde, Japon kültüründeki Ölüler Günü’ne referanslar da var. Japonlar, ölülerinin bir gün için bile olsa, her sene geri döndüğüne inanıyor, ya da inanmak istiyorlar… Kore-eda’nın ölüm ve anılar fikriyle oynamasının bir nedeni buysa, diğeri de aynaya baktığında kendini dahi tanıyamaz hale geldikten sonra ölen, Alzheimer hastası büyük babası. Filmdeki tatlı Nishimura San, büyük babaya küçük bir selam olabilir pekala.

Bir de, Disneyland’da geçirdiği mutluluk verici dakikaları seçtikten sonra, bu anısından vazgeçen kız çocuğu kaldı aklımda. Annesinin kucağına yatıp, kokusunu içine çektiği ‘o an’ı saklamayı yeğledi sonunda. Kısacık da olsa, keskin bir hatıra bu…

Bir o kadar da tanıdık ve sımsıcak…

*Sokrates’a ait bir sözdür: Meşgul bir yaşamın yavanlığına karşı, uyanık olun.

Kullanılan imaj: Rene Magritte web sitesi