Constanze Weber Mozart ve ablası Aloysia Weber Lange

Biz Türkler, Mozart’ın 11. Piyano Sonatını bir ayrı severiz. Özellikle son bölümünü. Dinlerken insanı yormayan ve su gibi akan bu ritmik parça, bizler için yazılmış ve bizzat besteci tarafından, ‘Türk Marşı’ olarak adlandırılmıştır. Marşın esin kaynağı, davul, zurna ve zilleriyle olduğu kadar, tavır ve kostümleriyle de Mozart’ın dikkatini çekmiş olan Mehter Takımımızdır. Esasen o yıllarda, Osmanlıya dair konulara çokça rağbet vardır Avrupa’da. Mozart, Saraydan Kız Kaçırma Operasını da, yine Osmanlıdan ve haremden etkilenerek yazmış, bundan bir yıl sonra Türk Marşını yaratmıştır. 1783 yılının yazında ve bildiğimiz kadarıyla Salzburg’da…

O yaz, karısıyla birlikte Salzburg’a giden, evli, mutlu ve çocuklu Mozart, bu ziyaretin, çekirdek ailesiyle karısının kaynaşmasına yardımcı olacağını düşünmüştü… 

İki yıl önce…

Salzburg Sarayındaki görevini sürdürmekle birlikte, şehrin kendisine sunabileceklerinin tükendiğine inanan Wolfgang Amadeus Mozart, sıkışıp kaldığı bu taşra kentinde adeta boğuluyor ve müziğin başkentlerinden birine gitmek için can atıyordu. Öyle ki, hizmet ettiği Prens bile, yeteneklerine uygun fırsatı yakaladığında, Salzburg’u terk edeceğini, içten içe biliyordu. Mozart’ın önündeki en güçlü engel ise, bu duruma hoşnutsuzlukla yaklaşan Prens’ten ziyade, ondan, tüm ailenin geçimini güvence altına almasını bekleyen, babası Leopold dü.

O yıllarda Mozart, babası ve ablasıyla yaşıyordu. Leopold, hayat hakkında sınırlı bilgisi olan oğluna, tek başına yaşama becerisinin olmadığını her fırsatta hatırlatıyor; böylelikle bağımsız bir hamle yapma ihtimalini yok etmeye çalışıyordu. Kim bilir, belki de bunu başardığını düşünmüştü. Ta ki, Salzburg Prensi, Viyana’ya yapacağı resmi bir gezi için, Mozart’ı da yanında götürünceye kadar…

Kırılma noktası

Mozart Viyana’ya, Prens’in maiyetinde gitti. Günleri, Prensin huzurunda ve onun tercih ettiği mekanlarda konserler vermekle geçiyordu. Bununla birlikte, Viyana’nın soyluları ve önemli iş adamlarından gelen konser tekliflerini de değerlendirmek istiyordu. Oysa Prens, Mozart’ın bir başına hareket etmesine izin vermediği gibi, konumunu hatırlatırcasına, hizmetindeki ahçı ve uşaklarla aynı masada yemeğe zorluyordu onu. Kendisine bir sanatçı olarak saygı gösterilmesini bekleyen Mozart, aralarındaki gerilimin tırmandığı bir noktada, Prens hakkındaki düşüncelerini, yüzüne söyleyiverdi!

Bazen böyle olur. İntihar gibi… Bu yüzden Mozart, fütursuz sözlerinin Prens’deki karşılığına şaşırmadı. Aslında kimilerinin ‘talihsiz’ bulabileceği bu sözleri, yıllardır beklettiği o kararı almasını kolaylaştırmıştı. Bundan böyle Salzburg’a geri dönmeyecek, Viyana’da yaşayacaktı! Kaderde önemli bir andı bu. Ne hamisi, ne de bir iş güvencesi vardı. Üstelik ailesine karşı sorumluluklarını reddetmiş biri olarak damgalanacağı da aşikardı.

Bir çift siyah göz

Kader bu ya, şehirde kalacak bir yer ararken, yolu bir kez daha Weber Ailesiyle kesişti. Kocasını kaybeden ve büyük kızı Aloysia’yı evlendiren Bayan Weber, kalan ailesiyle birlikte Viyana’ya yerleşmişti. Mozart’ın uğruna aryalar bestelediği ve şimdi bir aktörle evlenmiş olan Aloysia da Viyana’da yaşıyor ve Viyana Devlet Operasının en başarılı sopranolarından biri olarak gösteriliyordu. Üç bekar kızıyla birlikte yaşayan Bayan Weber, evlerinde pansiyoner olarak kalabileceğini müjdelediğinde, bu aileye her zaman yakınlık duymuş olan Mozart, teklifi sevinçle kabul etti.

Weberlerin evinde kaldığı aylar içerisinde, ilgisi Aloysia’nın küçük kardeşi Constanze’a yöneldi. Neyse ki bu defa, sevgisi karşılıksız değildi. Mozart, babasına yazdığı bir mektupta, Constanze’dan ‘Çirkin değil ama güzel olmaktan da uzak. Tüm güzelliği, bir çift siyah göz ve alımlı bir endamdan ibarettir’ diye yazacak, diğer yandan Weber ailesinin en iyisi olarak nitelediği Constanze’da bulduğu mutluluğu da saklamayacaktı. Ne var ki Weberler, Leopold’ün haz ettiği türden bir aile değildi. Mozart evlenmek için onayını istediğinde, Leopold rızasını vermeyi düşünmedi bile.

Bir kaç girişimden sonra babasının niyetini anlayan Mozart, 1782 yılının Ağustos’unda Constanze ile evlendi. Nikah, Viyana’daki St. Stephen Katedralinde kıyıldı. Nikahtan bir yıl sonra, yaz aylarını baba evinde geçirmek üzere, karısıyla birlikte Salzburg’a hareket eden Mozart’ın, tek bir arzusu vardı. Babasıyla uzlaşabilmeyi umuyor, geniş bir aile olabilmelerinin hayalini kuruyordu…

Ablaya ve Salzburg’a son bakış

Ne yazık ki bu arzu, bir hayal olmaktan öteye gidemedi! Zira babası ve ablası, Constanze’a yakınlık göstermediler. Ailenin rızası olmadan Salzburg’u terk eden ve üstüne bir de evlenen Mozart’a karşı da oldukça mesafeliydiler. Bu nedenle aile ziyareti, taraflar arasındaki yarılmayı iyileştirmek bir yana, onu görünür kılarak derinleştirdi.

Ancak asıl trajik olan, çiftin Viyana’dan aldıkları haberdi. Mozart ve Constanze’ın, yola çıkarken bakıcıya emanet ettikleri bebekleri, onların yokluğunda ölüp gitmişti! Viyana’ya geri dönmek üzere yola çıktıklarında, acıları henüz çok tazeydi. Doğduğu şehri ve ailesini geride bırakan Mozart ise, bir başka yaralıydı. Özgürleşmişti ancak… Ailesi tarafından, serbest de bırakılmıştı…   

Müzikler ve Hikayeleri – W.A. Mozart Serisinden 3. Hikayeyi okudunuz. Bestecinin diğer hikayelerine, ‘İlgili Yazılar’dan ulaşabilirsiniz. Mozart’ı yazmaya devam edeceğim.

Kullanılan İmaj: Wikipedia