Yabancı bir ülkeye gitmeden önce, oranın tarihi ve kültürü hakkında biraz olsun bilgi edinmek, gündelik hayatınızda kullandığınız bazı sözcüklerin o ülkenin dilindeki karşılığını öğrenmek isteyenlerdenseniz, ‘Klasik Müzik Rehberi’ olarak adlandırdığım bu bölümde gezinmekten hoşlanabilirsiniz. Buradaki jenerik bilgiler, bestecilerin dünyasında bir yer ve yön duygusu yakalamanıza ve müziklerin hikayelerinden daha yoğun bir tat almanıza yardımcı olabilirler.

Klasik kelimesi, üzerinden çok zaman geçtiği halde değerini yitirmeyen, türünde örnek gösterilen yapıtlar için kullanılıyor. Klasik müzikse genellikle, Avrupa’da doğup geliştikten sonra tüm dünyaya yayılmış çok sesli müzik türü olarak ifade ediyor. Bununla birlikte, çoğumuz için farklı anlamlar taşıdığı da aşikar. Kimimiz onu, orkestranın çaldığı müzik olarak biliyor, kimilerimiz üzeri toz tutmuş bestelerden oluşan yaşı geçkince bir tür olarak görüyoruz. Bazımız elitist olduğuna inanıp mesafeli yaklaşır ya da hepten uzak dururken, bazılarımız onu bir kalıba ya da sınıfa sokmadan seviyoruz.

İlla ki bir tanım yapacaksak ona, söyleyecek bir şeyleri olan ve gününün ötesine geçerek gelecek nesillere de ulaşmayı arzulayan kişilerin yazdığı, artistik bir anlatıma sahip müzik demeyi tercih ederim. Bu tanım, bende bestecileri anlama isteği doğururken, bilmek üzerine değil hissetmek üzerine kurulu, hafiflik veren kişisel bir deneyim vaat ediyor.

Klasik Müzik Rehberi’nin diğer bölümlerine geçmeden önce, değinmek istediğim tek bir kavram var. O da, çok seslilik. Tek sesli müzikte bir melodi, bir ya da birçok enstrümanla aynı anda çalınırken, çok sesli müzikte başka melodi veya seslerle birlikte çalınıyor. Bir resme derinliğini veren perspektif gibi, çok seslilik yani armoni de müziğe katman ve derinlik katıyor.