‘Tek bir başyapıt yazdım. Ne yazık ki, onun içinde de müzik yok’

Fransız besteci Maurice Ravel’in, başarısının boyutu karşısında şaşkınlık yaşadığı eseri için yorumu budur ve bu bile onun hikayesini merak etmemize neden olur. Hikaye, aktris ve dans sanatçısı olan Ida Rubinstein’ın sahne performansına eşlik edecek müziği Ravel’den talep etmesiyle başlar. Bask kökenleri nedeniyle İspanyol renkleri ve ritimlerine yakınlık hisseden Ravel, ilk anda Albeniz’in piyano süitini orkestraya uyarlamayı düşündüyse de, yeni bir eser yaratmaya karar verir.

Saplantılı bir melodi

Saint-Jean-de-Luz’deki evinde tatil yaparken, piyanosunun başına geçer. Bir süre sonra kuvvetli bir melodi yakalar ve onunla oynamaya başlar. En iyi orkestrasyonu bulmak için, farklı enstrümanları katarak melodiyi defalarca tekrarlar. İsmini ağır ritimli İspanyol dansı ve müziğinden alan ‘Bolero’, işte bu deneysel çalışmayla doğar.

Eser trampetle başlar. Takiben, enstrüman grupları melodiyi yineleyerek sırayla müziğe dahil olurlar. Saplantılı melodisiyle dinleyeni on beş dakika boyunca hipnotize eden eser, kişiyi yükselten, çarpıcı bir finalle son bulur. 

Yıllar içerisinde ünü Ravel’inkini bile aşan Bolero, klasik müzik repertuvarının en çok dinlenen bestesi olur.

Biraz mor, biraz da mavi

Buz pateninin dev isimleri Jayne Torvill ve Christopher Dean’in, bu popüleriteye katkısından bahsetmemek olmaz. 1984 Saraybosna Kış Olimpiyatları’ndaki performanslarını ‘Bolero’ eşliğinde yapan İngiliz sporcular, duygu yoğunluğu son derece yüksek danslarıyla müziğin içinde adeta eriyip giderler  ve  jüriden tam puan alarak altın madalyayı bir kez daha Nottingham’a götürürler.

Nottingham’daki pek çok sokağa, hatta bir tramvaya bile sporcuların adları verilirken, Ulusal Buz Sporları Merkezi’nin önündeki meydan ‘Bolero’ olarak isimlendirilir. Klasik müziğe merakımın miladı olan eser, sporcuların seçmiş olduğu kostümler kadar, bende yarattığı duygular nedeniyle de, benim için biraz mor biraz da mavidir…