Air, nerede karşılaştığınızı çıkaramadığınız, tanıdık bir yüz gibidir. Çok sayıda film ve reklamda kullanılmış, buna rağmen güçlü melodisi sayesinde kimliğini yitirmemiştir. Bana sorarsanız, gücü biraz da sakinliğindedir…

Johann Sebastian Bach, onu bestelediği yıllarda, kuzeni Maria Barbara ile evlidir…

‘Çocuk da yaparım, kariyer de’

Çiftin, yıllar içerisinde yedi çocuğu olmuştur. Birbirlerinde huzuru bulan Maria Barbara ve Bach’ın, çocuklarıyla renklenen evlilik hayatları, ne yazık ki talihsiz bir olayla son bulacaktır. Bach, kentten uzakta geçirdiği bir ayın ardından evine döndüğünde, perişan olmuş ailesi karşılar onu. Ne var ki, karısı ortalarda yoktur. Günler önce kocasını güler yüzüyle uğurlayan Maria Barbara aniden ölmüştür; üstelik gömülmüştür de…

Kısa bir zaman sonra, sarayda müzikçi olarak çalışan soprano Anna Magdalena Wilcke girer Bach’ın hayatına. Evlenirler. Henüz yirmi yaşındaki Anna Magdalena, teyzelerinin yardımını alarak çocukların bakımını üstlenir. Bu sorumluluğun yanında, çalışma hayatını da sürdürmeye niyetlidir.

Bach’ın Thomas Kilisesi’nin kantoru olarak atanmasıyla, Leipzig’e taşınarak yeni bir yaşama başlarlar. Bach, kentteki tüm müzik etkinliklerine başkanlık etmektedir. Bu sırada, ikinci evliliği de meyvelerini vermektedir. Anna Magdalena, bazılarını erken yaşlarda kaybedecekleri, on üç çocuk dünyaya getirir.

Bach gibi, onun da son derece aktif bir hayatı vardır. Bir yandan çocuklarına bakmakta, diğer yandan Bach’a asistanlık yapmaktadır. Günümüzde, Anna Magdalena’nın da eserler bestelediği ve bunları kocasının imzasıyla kaydettiği rivayet edilmektedir. Neden olmasın. O dönemlerde yaratıcı yönleri -en hafif tabirle- dikkate alınmayan kadınların, erkek isimlerinin ardına saklanmak zorunda kaldıkları, bugün bilinen bir gerçektir.

Güvercin yuvasından,

Anna Magdalena için tatlı bir zorluk da, kalabalık evlerini çekip çevirmektir kuşkusuz. Ihlamur çiçeklerinin baygın kokusunun odalarına sızdığı o eve, kimler gelip gitmez ki… Odaları, Bach’ın ders verdiği öğrencilerle, çıraklık dönemlerini bestecinin evinde geçirenlerle, yakın arkadaşlarıyla ve Leipzig’i ziyaret eden müzisyenlerle dolup taşmaktadır. Bu ziyaretlerde, sohbetin yerini bir süre sonra enfes bir müzik ziyafeti almaktadır. Bach’ın oğlu Carl Philipp Emanuel’in, günün her saati insanların girip çıktığı bu evi bir kuş yuvası gibi hareketli bulması ve ona ”güvercin yuvası” adını yakıştırması boşuna değildir.

İlk müzik bilgilerini Bach’tan alan oğulları, sonraları usta çırak ilişkisine dayalı geleneksel yaklaşımı terk ederler. Eğitimlerini üniversitede sürdürür ve yeni müzik akımının öncüleri olarak sivrilirler. Carl Philipp, kendi döneminde, babasından da fazla üne kavuşur. Büyük yetenek olarak görülen Wilhelm Friedemann’ın, aylaklık ve hovardalıkla dolu bir yaşamı olur. ”Londralı Bach” olarak ünlenen en küçük oğlu Johann Christian ise, yaşadığı dönemin en popüler bestecilerinden biri olarak gösterilecek ancak başarılarını ne babası ne de annesi Anna Magdalena görebilecektir.

Kopkoyu bir yalnızlığa…

Görme duyusunu giderek yitiren Bach altmış beş yaşında öldüğünde, geride kırk sekiz yaşında bir eş ve dokuz çocuk bırakır. Aile üyelerinin kendi yollarını çizmek üzere dağılmalarıyla, üç kızıyla baş başa kalan Anna Magdalena, hayata tutunmaya çalışır. Yoksulluk içinde sürdürdüğü yaşamını, kocasının ölümünden on yıl sonra noktaladığında, cenazesi fakirler için yapılan sade bir törenle kaldırılır.

Maddi durumu iyi olan Carl Philipp başta olmak üzere, yetişkin olan çocukların, babalarının anısına saygı göstermek için bile olsa, üvey annelerine neden yardım etmedikleri, cevapsız bir soru olarak kalacak ve ardında buruk bir tat ve dilsiz bir hüzün bırakacaktır.

Air’de de incecik ama keskin bir hüzün vardır. Kişinin bakışlarının ardına sinmiş, dudaklarının kıvrımına yerleşmiş, zamanın bile baş edemediği bir hüzündür bu…

Müzikler ve Hikayeleri – J.S. Bach Serisinden 2. Hikayeyi okudunuz. Bestecinin diğer hikayelerine, ‘İlgili Yazılar’dan ulaşabilirsiniz.

Kullanılan imaj: Sergii Kolesnyk